Bir boşluğu doldurmak istiyorsan
Ona yol açan şeyi koy içine
Başka bir şeyle tıkarsan
Genişler daha fazla
Uçurumu kapatamazsın
Havayla…..

Emily Dickinson – Aşk Yaşamdan Önce Gelir

Sözcük anlamı ‘’Çökkünlük’’ olarak Türkçeye çevrilebilecek olan ‘’depresyon’’ kavramı günümüzde sıklıkla kullanılan ve zaman zaman herkesin yaşayabildiği üzüntü, mutsuzluk, hayattan zevk alamama, vs sıkıntılı ruh halini tasvir eden bir terim olarak kullanılmakla birlikte diğer taraftan psikiyatri literatüründe gerektiğinde psikoterapi ve medikal destek ile tedavi edilmesi gereken bir sorun olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu bağlamda depresyon ve depresif ruh hali birbiri ile karıştırılmaması gereken iki kavramdır. Hüzün, sıkıntı, kaygı ve boşluk duygusu pek çok insanın gündelik yaşam içerisinde deneyimlediği (kısa süreli) bir duygu durumu iken depresyon (uzun süreli) daha ciddi ele alınması gereken bir konudur.
İnsan doğasının beraberinde getirdiği ve yaşam döngüsünün doğal bir parçası olan ölüm ve ayrılıkla birlikte gelen kayıp, hastalık, sonlanan ilişkiler, yer değişikliği, vb hepsi depresyonun tetikleyicileridir ve bu kayıpların ardından gelen ilgi azlığı, karamsarlık, umutsuzluk vs ruh halinin şiddetinde herhangi bir azalma olmadan uzun süre devam etmesi çoğunlukla depresyon göstergesidir.
Hayatın içerisinde yukarıda bahsedilen pek çok acı verici yaşamsal deneyimin içinden geçiyoruz ve bir şekilde yolculuğumuza devam ediyoruz ya da edebildiğimizi zannediyoruz.. fakat kimi zaman öyle bir an geliyor ki her şeye yavaş yavaş ilgimizi kaybetmeye başlıyor ve hissizleşiyoruz.
Hissizleşmek; yani bir nevi ‘’ruhsal ölüm’’…
Peki nasıl oluyor da bazı insanlar travmatik birtakım yaşantıların içerisinden daha sağlam bir şekilde çıkabiliyorken bazılarımız yaşam enerjimizin tükendiğini hissediyor ve yaslanabilecek şeylerden kendimizi çok uzak bir noktada konumlandırıyoruz?
Kuşkusuz bu durum tek bir sebeple açıklanamaz. Genetik faktör ve kişinin mizacının ötesinde erken dönemlere dayalı pek çok ruhsal dinamiği bünyesinde barındırmaktadır.
Depresyon, kişinin sevme kapasitesini felce uğratan birtakım negatif duygulardan (öfke, kızgınlık, hayalkırıklığı vb) kaynaklanır. Buna bağlı olarak gelişen suçluluk duyguların bastırılması sonucunda ortaya çıkmaktadır.
1915 yılında kaleme aldığı ‘’Yas ve Melankoli’’ adlı eserinde Freud, depresyon ile yas sürecini karşılaştırmaktadır. Sevilen bir yakının ya da soyut bazı değerlerin kaybı sonucu ortaya çıkan durumdur yas süreci der. Benlik değerinde ve hayata karşı izlenilen tutumda bir değişiklik olmamaktadır, fakat diğer tüm belirtiler melankoli ile aynı olmaktadır, yani melankolide gerçekte o ‘’şey’’ kaybedilmemektedir, ancak sevilen bir nesne olarak yitirilmektedir. Yani sevilen kişinin bilinçdışı kaybı söz konusudur. Yaşanılan bir hayal kırıklığı sonucu kişi söz konusu nesneden yatırımını çekmektedir. O kişiye veya düşünceye/ideolojiye vs, olan bağlılığın ve sevginin kaybıyla birlikte kişinin kendilik değeri de zedelenmektedir.
Başka bir tarafı ile depresyon aynı zamanda aslında bir telafi etme çabasıdır da kendi içerisinde. Amacı sevilen nesneyi yeniden ele geçirmektir. Peki bu hayattaki ilk sevgi nesnemiz, ilk ilişki kurduğumuz kişi kimdir ? Bu kişi elbette ‘’anne’’dir.. Kulağa çok eskiye dayanan bir kavram olarak gelse de aslında hem eski bir o kadar da en güncel yaşantılarımıza damgasını vuran anne ile başlamaktadır her şey.. ve tabii akabinde onu takip eden babayı bu eksende dışarıda bırakmak mümkün değildir…
Bu bağlamda değerlendirildiğinde depresyon, sonraki yıllarda yetişkin psikopatolojisi olarak ortaya çıkan, temelde çocukluk dönemi yaralarının bir parçasıdır aslında. Şiddetli terk edilme korkuları ile başa çıkmaya çalışan, yalnızlık ve çaresizlik hissi ile baş gösteren depresyon ile değersizlik ve suçluluk duyguları ile kendini gösteren depresyon durumu yetişkinlik döneminde görülen depresyon çeşitleridir (klinik anlamda birbirinden ayrılan depresyon çeşitleri ayrı bir makalenin konusudur). Bu kişiler kendilerini sürekli bir özeleştiriye maruz bırakırlar. Kaybetme korkuları oldukça fazladır ki depresyonun altında yatan nedenlerin temelinde nesne kaybı yatmaktadır. Bazıları aşırı mükemmeliyetçidir ve kayba tahammülleri yoktur. Bununla birlikte başarılı oldukları durumların akabinde paradoksal bir biçimde çok az mutluluk duyarlar.
Ne Zaman Yardım Almalı ?
Kişi, depresyon hayatını (aile, iş, özel ve arkadaşlık ilişkileri, vb) ve gündelik yaşamındaki işlevselliğini olumsuz yönde etkilemeye başladığı noktada mutlaka yardım almalıdır (psikoterapi, gerekirse medikal destek). Unutulmamalıdır ki akut depresyonun kronik hale dönüşmesi, hayata depresyon ile devam etmek demektir. Bu da başta ruh sağlığının gün geçtikçe kötüye gitmesine, her geçen günün kaybına, hayat tarzının bozulmasına ve ilişkilerde yabancılaşmaya yol açar.
Unutmayın;
Depresyonun zıttı mutluluk değildir, yaşam sevinci ve ruhsal canlılıktır !!!

Hande KUTLU, M.A
Uzman Psk. Dan.